Ön izleme: “Bir çay molası gibi yumuşar zaman… ve nakaratta hep aynı isim: Tercan.”
[Intro]
Güneş dağın arkasına yaslanır yavaş,
Bir taş sokakta ayak sesin, telaşsız.
Tercan’da bir akşam serinliği iner,
İnsan “tam şimdi” der… ve içi hafifler.
[Strophe 1]
Otobüsten inince ilk nefes başka,
Rüzgârın dili var; konuşur taşla.
Rayların ritmi uzaktan “tak-tuk”,
Yol yorgunluğunu alır, kalbin olur tok.
[Strophe 2]
Bir dükkân önünde selamın sıcak,
“Hoş geldin” der bakış, sanki tanıdık.
Bir simit, bir çay, bir küçük gülümseme,
Tercan’da hayat, acele etmez kimseye.
[Pre-Chorus]
Bir kapı aralanır tarihe,
Bir adım… ve sessizlik bile şarkı diye.
[Refrain]
Tercan, Tercan, gönlümde kalan,
Kervan yolunun ninnisi, taş duvarlardan akan.
Tercan, Tercan, nefes gibi duran,
Mama Hatun’un gölgesinde yavaşlayan zaman.
[Strophe 3]
Kervansarayın taşında serin bir iz,
Bir dua gibi yankılanır eski bir söz.
Kubbelerin altında rüzgâr dolaşır,
İnsan kendi sesini yeniden tanışır.
[Strophe 4]
Çadırkaya’da bir tepe, bir bakış,
Uzakta köy yolları… sarı, ince akış.
Bir çocuk gülüşü, bir kapı eşiği,
Burada misafirlik, kalpte büyür gibi.
[Strophe 5]
Üçpınar’da Vank’ın taşları konuşur,
Yüzyıllar susar, ama izler durur.
Bir fotoğraf çekersin; rüzgâr “dur” der,
Çünkü bazı anlar, sadece hissedilir.
[Pre-Chorus]
Göz göze gelirsin geçmişle,
Ve bugünün içine serpilir bir “iyileşme”.
[Refrain]
Tercan, Tercan, gönlümde kalan,
Kervan yolunun ninnisi, taş duvarlardan akan.
Tercan, Tercan, nefes gibi duran,
Mama Hatun’un gölgesinde yavaşlayan zaman.
[Strophe 6]
Kargın’da bir çay ocağı, dumanı ince,
Bir sohbet başlar; “nereden geldin?” deyince.
Mercan’da akşamüstü ışığı uzar,
Küçük bir yürüyüş bile içini toparlar.
[Strophe 7]
Yayla yolu kıvrılır; toprak kokar,
Bir ardıç gölgesinde yorgunluk solar.
Bir ekmek kırıntısı, bir peynir tadı,
Tercan’ın sofrası: sade, ama adı.
[Strophe 8]
Pazar yerinde renk renk bir telaş,
Ama kimse itmez; nazik bir anlaş.
“Bak şunu dene” der, gülerek esnaf,
Sanki tatil değil de… evine misafir taraf.
[Bridge]
Gecede yıldızlar daha yakın sanki,
Bir dilek tutarsın; kimse bilmez hangi.
Rüzgârın içinden bir isim geçer,
Kalbinin en yumuşak yerine düşer.
[Refrain – Double]
Tercan, Tercan, gönlümde kalan,
Kervan yolunun ninnisi, taş duvarlardan akan.
Tercan, Tercan, nefes gibi duran,
Mama Hatun’un gölgesinde yavaşlayan zaman.
Tercan, Tercan, yolumda duran,
Bir çay molası gibi hayatı sakinleştiren an.
Tercan, Tercan, içimde kalan,
“Yeniden gel” der bana… akşam serinliğiyle her zaman.
[Outro]
Bir valiz hafifler, bir kalp ağırlaşır,
Giderken bile Tercan, içimde çalışır.
Tercan’a geldiğinde ilk his, “sesin azalması”dır. Büyük şehirlerin sürekli konuşan gürültüsü burada geride kalır; yerine rüzgârın, taşın ve yolun sesi gelir. Doğu Anadolu’nun o kendine özgü geniş ufku, gökyüzünü daha büyük gösterir. Akşamüstü ışığı dağların çizgisini yumuşatırken, bir ilçe merkezinde bile insanın içi ferahlar. Burada tatil, sadece bir yer görmek değil; bir ritme uyum sağlamak demektir.
Tercan’ın kimliği, eski yolların düğüm noktası olmasından gelir. Yüzyıllar boyunca kervanlar bu coğrafyadan geçti; konakladı, dinlendi, ticaret yaptı, dua etti. Bugün bu hafıza en somut hâliyle Mama Hatun Külliyesi’nde hissedilir. Taşın soğuk gibi görünen yüzü, yaklaşınca bambaşka bir sıcaklık verir: sanki herkesin yolculuğundan bir parça saklamış gibi. Türbe, kervansaray, hamam ve çevredeki izler; “yol” kavramını romantik bir kelime olmaktan çıkarıp gerçek bir yaşantıya dönüştürür.
İlçenin güzelliği, iddialı bir gösterişte değil; küçük ayrıntılarda saklıdır. Çarşıda selamlaşmaların sakinliği, çay ocağında uzayan sohbet, esnafın “bak bir de şunu dene” diye uzattığı tadımlık… Tercan’da insan, misafir gibi değil de “kısa süreli komşu” gibi karşılanır. Bu da seyahati daha samimi, daha güvenli hissettirir.
Coğrafya, ruh hâlini belirler. Dağlar ve geniş vadiler, gün içinde ışığın rengini sık sık değiştirir. Sabah daha keskin ve berrak; öğlen daha açık ve net; akşamüstü ise fotoğrafçıların sevdiği o altın tonlar… Eğer yolun Çadırkaya tarafına düşerse, kaya oluşumlarının ve yüksek noktaların verdiği “seyirlik manzara” duygusu güçlenir. Üçpınar çevresinde ise insan, tarihle doğanın birbirine karıştığı bir atmosferin içine girer.
Tercan’ın kültürü, sade bir sofranın etrafında birleşir. Evlerde, lokantalarda, bazen bir düğün yemeğinin kokusunda; etli tencereler, hamur işleri, yoğurtlu lezzetler ve kışa hazırlık gelenekleri kendini belli eder. Burada “az ama öz” anlayışı vardır: malzeme kaliteli, tat net, sunum samimi. Bir yere oturup çay söylediğinde, zamanın yavaşladığını fark edersin; çünkü kimse seni acele ettirmez.
Günlük hayatın bir başka yüzü de beldeler ve köylerdir. Tercan’ın merkezine bağlı mahallelerin yanı sıra Çadırkaya, Kargın ve Mercan gibi beldeler; bölgeyi “tek bir nokta” olmaktan çıkarıp küçük küçük rotalara böler. Köy yolları, mevsime göre farklı bir hikâye anlatır: ilkbaharda yeşeren yamaçlar, yazın tozlu ama canlı patikalar, sonbaharda sararan otlar, kışın ise daha sert ama büyüleyici bir dinginlik… Tercan’ı güzel yapan şey, tam da bu çeşitliliktir.
Kısacası Tercan, “çok şey yapayım” diye değil, “biraz nefes alayım” diye gidilecek bir yerdir. Mama Hatun’un taşlarında tarih okur; Çadırkaya’da manzaraya bakar; Üçpınar’da izlerin peşine düşersin. Sonra bir çay molası verirsin. Ve fark etmeden, tatilin en kıymetli kısmını yaşarsın: kendine geri dönmeyi.
Tercan’da lezzet, “gösterişli” değil “dürüst”tür. Etli tencereler, hamur işleri, yoğurtlu eşlikçiler ve mevsime göre hazırlanan kışlıklar öne çıkar. Bir lokantada sipariş verirken, garsonun “ev gibi” demesi boşuna değildir.
Tarif fikri: İlçe/köy mutfağına uygun “yoğurtlu bulgur köftesi” ya da “tandır tadında fırın eti” gibi ev tipi tarifleri, yerel hikâyesiyle birlikte ayrıca sayfalaştırmak çok yakışır.
Tercan’ın “gizli” güzelliği, sosyal medyada parlayan bir yer olmamasında. Burada sürpriz, kalabalığın yokluğu ve dokunun korunmuş hâli. Bir tepenin başında rüzgârı dinlemek, taş bir duvarın gölgesinde fotoğraf çekmek, bir köy yolunda kısa bir durak yapmak… İşte Tercan’ın lüksü bu.
Tercan’da efsaneler genellikle “taş” üzerinden anlatılır. Çünkü burada taş, yalnızca yapı malzemesi değildir; hatıradır. En güçlü anlatı, Mama Hatun’un adı etrafında dolaşır. Yörede anlatılanlara göre Mama Hatun, sadece bir yapı yaptırmadı; yolcunun kalbini de korumak istedi. Kervanlar yola çıkmadan önce burada dua eder, uzun yolun korkusunu geride bırakırmış. Bir başka anlatıda, kervansarayın kapısının eşiğine “yolcu hakkı” denirmiş: Kim olursa olsun, geceyi güvenle geçirmenin hakkı… Bu yüzden kapıdan giren herkesin yükü hafiflermiş.
Türbenin çevresinde dolaşan bir başka efsane, “akşam serinliği”yle ilgilidir. Derler ki; gün batarken rüzgâr türbenin çevresinde farklı eser, sanki taşların arasından bir ninni geçer. O ninniyi duyan yolcu, ertesi gün hangi yöne gideceğini daha net hissedermiş. Efsanenin özü şudur: Tercan’da kararlar aceleyle değil, sakinlikle alınır.
Üçpınar tarafında ise kilise çevresinde “sessizliğin koruyuculuğu” anlatılır. Yörede, eski yapıların gereksiz gürültüyü sevmediği söylenir. Çok konuşan değil, dikkatle bakan kişi, taşın üzerindeki izleri görürmüş. Bu efsane, aslında iyi bir gezgin dersidir: Bazı yerler, önce susmanı ister.
Söylenceler daha gündeliktir; bir çay ocağında duyarsın, pazarda kulak misafiri olursun. Mesela Çadırkaya’da “kale rüzgârı” diye bir söz geçer: “Rüzgâr bugün sertse, yarın hava açar.” Ya da yaşlıların anlattığı gibi; kervan yolunda yürüyen biri, gece yıldızlar çok parlaksa ertesi gün yolunun açık olacağını düşünürmüş.
Höbek Baba hattında anlatılar daha “ziyaret” kültürüyle iç içedir. İnsanlar niyet eder, adım adım yürür; dönüşte “içim ferahladı” der. Burada söylence, mucize vaat etmez; daha çok insanın kendini toparlamasını, sakinleşmesini anlatır. Tercan’ın ruhu da tam budur: Abartı yok, gösteri yok; ama içe işleyen bir sükûnet var.
Bir başka söylence, bal festivaliyle bağlantılıdır: “Balın tadı, çiçeğin hikâyesidir.” Yani sadece ürün değil, mevsim, emek ve yayla rüzgârı da o kavanoza girer. Bu cümleyi duyan gezgin, pazardan aldığı balı eve götürürken aslında Tercan’dan bir parça götürdüğünü hisseder.
İlçe pazarı, Tercan’ın “günlük hayatını” en net göreceğin yerlerden. Bal, peynir, ev yapımı ürünler, kurutmalıklar ve mevsim ne veriyorsa…
Not: Aynı adlı mahalleler farklı yerleşim/belde sınırlarında bulunabilir.